20 Mart 2008 Perşembe

İsyan

Sorduğum hiçbir soruya yanıt alamamış şahsımla, uyanık olmam sebebiyle tekrar baş başa kalmışken, tek bildiğimin hiçbirşey bilmediğim olduğuna resmen karar vermiş bulunuyorum.
Nedenleri, niçinleri ve nasılları düşünmekten bıkmış benliğim, aynada kendi suratını görmeye artık tahammül edemiyor. Bir süre insanları, bir süre Tanrıyı suçlamış olan beynim, en sonunda tekrar kendini suçlar bir noktada duruyor. Camdan dışarı bakıp, bahçedeki ağaçlara bile özendiğimi fark ediyorum. “Keşke bir bitki olsaydım. En azından onlar bulunması gerektiği yeri biliyorlar” diye içimden saçmalamaya devam ederken, dayanamayıp yazarak saçmalamaya başlıyorum

Saat sabaha karşı 5. Birazdan her gün olduğu gibi güneşin doğuşunu izliyor olacağım. Ben ve benim gibi insanların tek ortak özelliği bu olamlı. Her sabah güneşim doğuşunu izlemekle yükümlüler. Bazı geceler uyuyamadığımdan gün doğumunu izlemek zorunda kalıyorum. Bazı geceler ise; bugün olduğu gibi erken uyandığımdan.. Sonucun değişmemesi tek bir sonuç çıkartıyor. O da az uyuduğum yada uyuyamadığım oluyor.

Yeni bir günün doğacak olması bana, birkaç abi ve ablamın dediği bir cümleyi hatırlatıyor. “ Merak etme geçecek bu günler. Yarın yeni bir gün doğacak. Sabret!”
Sabrediyim de ben daha dünü bitirmedim ki..

Çevremde ki insanların bazıları mutlu olduklarını söylüyor. Bazıları ise eksik. Mutlu olduğunu idda eden bir çok hayat bana inandırıcı gelmiyor. Onlarda bir o kadar eksikler. Yinede kendilerini kandırıp yaşamaya devam edebiliyorlar.Eksik olduklarını idda edenler ise( ki bu çoğunluk oluyor) bir noktada yalan söylüyor. Eksik olan bir hayatı, çok yakından ve çok uzun zamandır izliyorum. Kafasında soruları olan, sorunlarla başa çıkmaya çalışan ve huzurlu olamayan biri geceleri mışıl mışıl uyuyamaz. Ben uyuyamıyorum. Benim gibiler uyuyamıyor. Bu yüzden onlara inanamıyorum

Uyuyamadığımı fark ettiğim gün, eskik olduğumu anladığım gün oldu. 13-14 yaşlarındaydım. Sonra ise bahsettiğim şu abi ve ablalarımın sözleri başladı. Üzülme. Merak etme. Herşey geçecek. Bende onlara inanıp sabretmeye devam ettim. Keşke etmeseydim. Gereksizmiş.
Herşey geçmese bile zaman geçiyor. Bir bakıma doğru sayabilirim ama güneş sadece dünyayı aydınlatmak maksatlı doğuyor. İşin sonunda ne bir mutluluk oluyor. Ne bir mucize. Elinizde tek kalan; bitmek bilmeyen gecelerde ve sonu gelmicekmiş gibi geçen günlerden kazandığınız tecrübeler oluyor. Şu meşhur hayat dersleri.

Daha bu yaşta elimde bir ton hayat dersi bulunuyor. Bunları mezara götürücek olmam dışında onlarla ilgili planladığım hiçbir şey yok çünkü hiçbiri bir halta yaramıyor.
Sorunların zamanla acısının azalması ise artık hiç ama hiç umut etmediğim birşey. Tanrıyla bir anlaşma şansım olsa, eski sorunların kalmasını, yarının ise bana başka bir sorun getirmemesini dilerdim. Her geçen gün sorunlar da büyüyor, acılarda. Benim ise bir süredir tahammül edecek gücüm kalmadı.

“Tanrım kusuruma bakma ama tek istemediğim şey şu güneşin doğuşunu tekrar görmek.”
( Bu sözden dolayı cehenneme gidebilirim)

Nefes almanın bile zor geldiği şu günlerde, en yakın arkadaşlarımın bana korkulu gözlerle bakışını izlemek zorunda kalıyorum. Saatlerce sorular sorup konuşmaya çalışıyorlar. Ben ise suskun kalıp testere filmini izlermişcesine bana bakan gözlerini izlemeye devam ediyorum. Yakında onlarda sordukları hiçbir soruya cevap alamaycaklarını fark edecekler. Bir ihtimal fark etmedende ölebilirler. Emin değilim.

Emin değilim çünkü Tanrının yaratıp yönettiği bu diktatörlükte, hiçbir şey bilmeye hakkım yok. Demokrasi olsaydıda çok fark etmezdi. Sanki dünyaya getirirken bana sormuşlar gibi başta Tanrı’nın , sonra anne ve babamın çizdikleri zorunlulukları yaşamak zorunda kalıyorum. İlk başta kendimi yaşamakla yükümlü bırakılıyorum. Tabii onların sınırları içerisinde.
Hiçbir dileğimin kabul olmamasıyla, en çok istediğim şeylerin sürekli red görmesiyle başa çıkmam gerekiyor. Daha doğduğum anda, Tanrı, annem ve babamın sınırları altına girmem yetmezmiş gibi, büyüdükçe başka hayatlar önümü kesmeye beni boğmaya ve
ruhumu öldürmeye başlıyor.

Yaşadığım bütün olumsuzlukların sonunda ise güneşin bir kez bile doğmamış, ayın yukardan sürekli olarak dalga geçmiş olması gerçeği yaşam denilen şu saçmalığın tuzu biberi oluyor. Emek ve umutlarının karşılığını bulamamış bir insanın sonunda inançsız kalması çok olası bir durum değil midir? İnsalara inanmaktan uzun süre önce vazgeçmiş olmam gerekiyorken, şu anda bile içimde hala ufak bir umudun kaldığını az da olsa hissetmekten nefret ediyorum. Bu gidişle yakında bu da kalmayacak. En sonunda Tanrıya olan inancımı da kaybedip, tam bir hiçlik bulutu olarak bitkisel hayata giricem.
Muhtemelen sürekli bana söylenen hayırlısı kelimesininde açılmı bu olacak. Diğer alemdekilerin adımı zikrettikten sonra, arkasından söyleyecekleri ilk şeyi hayal edebiliyorum

“onun için en hayırlısı bitkisel hayata girmesiydi”

Bugün bir arkadaşımla konuşurken tekrar ona sordum:” Neden böyle oluyor? “ diye.
Verdiği cevap ise yine hiç yabancı gelmedi. “Tanrı insanları farklı şekillerde sınar. Tanrıyla konuşmayı dene”
Sanki hiç denemedim!

Sorunlar yerine ulaşmış olduğum sonucu anlatırken, güneş kendini hafiften göstermeye başladı. Aklıma nerden geldiyse geçmişten bir kaç anı geldi. Gözlerimin kapanıp uykuya dalmak istediğim sayılı anların anısı. Bazen bazı insanların yanında huzur buluruz. Başımızı omuzlarına yaslayıp uykuya dalmak isteriz. (Bu kadar isyandan sonra yalan söylemiyim. Benim hayatımda da böyle anlar oldu. Ne yıl, ne ay ne de gün. Sadece anlar ve sayılı saatler.)
Hep şükretmiştim ben o anlarda. Şükredip daha fazlasını dilemiştim ama hiçbir zaman daha fazlası gelmedi. Başınızı dayadığınız her ne kadar güzel olursa olsun, iki ayaklı olması durumunda hareket etmeye başlayıp kafasınızın yere çakılması ihtimali oldukça yüksekmiş.
Bu da işte şu hayat tecrübelerimden biri.
Pufffffff! Sıkıldım!


Son günlerde uykusuz kalmamı sağlayan
Tanrı’ya
Öğretmen olmak yerine vaiz olmayı seçen aile fertlerinden; anneme, babama, dayıma
Çenesi iki dakika bile durmamış olan bitanem Ayşeye
Köpeğimi çalan hırsıza
Yazdığı reçeteyle canımı sıkan doktora
Geçmişimi mahveden bütün insanlara
Adı bende saklı olsun dediklerime
Ve
Bütün sebeplerin üstüne çıkmayı başaran en büyük sebebe
Sonsuz teşekkürler.
Siz olmasanız daha çok uyuyup daha az yaşıyor olacaktım.


Yazan: Pollyanna’nın isyan ettirilmiş versiyonu

10 Ocak 2008 Perşembe

...

Ya tanrım, böyle işte..
Sen çiçeği yaratırken esinlendin. Ben ise hala esin perimi bulamadım.
Yaratamıyorum. Var olamıyorum. Bırak baştan yaratmayı, kenarı köşesi yamalı olanı bile tekrardan dikemiyorum. Üstünden geçmeyi dahi başaramıyorum.
Yok çünkü yok. Esin perim yok!
İlhamsız kaldım be Tanrım!
Hadi bir el at, yardım et. Olmadı bir kaç melek gönder. Sağdan soldan, sağlı sollu fısıldasın.
Derken...

Next filmini izlediniz mi?
Filmin ana kahramanı, geleceği öngörme yeteneğine sahip. Olacak ve olmayacak olan şeyleri değiştirebiliyor. Herkesten bir adım önde olabiliyor.
Ah ulan ah, şöyle bir yetenek neden bana verilmemiş ki? Neler yapardım neler..
Dünyayı daha iyi bir yer haline getirirdim. Savaşları engellerdim. Hastalıkları öngörürdüm. Annemle tartışmaz, babamla sürekli iyi geçinir mutlu bir aile hayatı kurardım. Hmm.. Ayrıca süper bir ilişkim olurdu. Çokta başarılı olurdum herhalde.. Paraya para demezdim.
Diye düşünürken...

Zaman makinesini icat ederler mi? Şimdi geleceğe gitsem, şu andan bir 5 yıl sonrasına..
Hmm yok ya ben en iyisi 15 yıl sonrasına gidiyim. Kaç mı oluyorum? 35 civarı..
Nasıl bir hayatım olur acaba? Kesin süper olur. İdealist bir hatunum zaten. Şimdi duruyorum. İlhamım yok. Gelecek ama rahatım. Herkese öyle olur. Bir gün duşta abdest alırken, kafana yukarıya astığın donun düşer. Fikir bir anda akla gelir. Gerçi abdest bozulur ama olsun bir daha alırsın.
Diye saçmalarken...

Saçmaladığımı fark ettim. O an düşündüklerim, bütün bu yazdıklarım hariç, ben tam bir saçmalıktım. Hayatımı öngörmek için ne bu yeteneğe, ne de zaman makinesine ihtiyacım vardı. Çünkü zaten geleceğimi biliyordum..

Alın size geleceğim:
Önümüzdeki bir kaç yıl, üniversite hayatım boyunca dünyayı değiştirme idealleri taşıyacağım. Sonrasında iş hayatına attığım ilk adımlarla birlikte acaba bu ülkede neleri değiştirebilirim? Yapmış olduğum meslekteki hatalar neler? Kim nerde yanlış yapıyor? Diye düşünmeye başlayacağım. Baktım bunlar olmadı. Diyeceğim ki ben en iyisi kendi çalıştığım yeri değiştireyim. Daha iyi bir yer olsun. İnsanlar daha özverili çalışsın. Şu bu derken 40 olacağım. Bu sefer aileme döneceğim. Çocuklarım, kocam, annem, babam, kardeşim kim varsa karşımda onlarla uğraşacağım. İş hayatından öğrendiklerimle millete ahkam kesip duracağım. Sonra yaşım 60 olacak. Gerimde değiştiremediğim, baştan yaratamadığım, çoğu yerde yama bile yapamadığım koca bir hiç bırakacağım
Ve sonra diyeceğim ki
Ah tanrım ah! Senin şu don kafama hiç düşmedi. Gerimde hiçbir şey bırakamıyorum. O kadarda uğraştım. Ne kadar zamanım kaldı onu da bilmiyorum. Artık gücümde yok. Yaşlandım. Bari en azından yardım et de kendimi değiştireyim...

Sonrasında ne olur bilemem. Zaman verse de tanrı, çok işime yaramaz.
Boşuna verilmiş emeklerle ve elde edilen hiçliklerle dolu bir ömrü tamamlarım.
O da vaktiyle olursa..

Fark ettim etmedim değil. Kafama don düşmedi ama bir şeyler dank etti. Umarım bu fark ettiklerimi uygulayabilirim. Çoğu zaman farkındalık bile yetersiz kalabiliyor. Bu yüzden tanrının bana verdiği aklı ve gücüde fark etmem gerekiyor.

Esinlenmeye gelince de yeni bir teorim var:
Biz rengarenk çiçek bahçelerine baktığımızda mutlu oluyoruz. Hepsi aynı renk olsaydı muhtemelen bir süreden sonra içimiz sıkılırdı.
Tanrıda yukarıdan bize baktığında rengarenk bir çiçek bahçesi görüyor. Sarışını, kumralı, esmeri, zencisi ve kızılı...
Bence tanrı çiçekleri yaratırken insandan esinlendi. İnsanı yaratırken ise kendi suretinden esinlediği söyleniyor. Doğru olduğunu varsayalım. İnanması güzel bir düşünce...

Hmm ! o zaman bende bu yazıyı burada bitirip, aynaya bakmaya gidiyorum.
Sonra dönüp sana bakacağım
Ve en sonunda sizi izliyor olacağım
Daha çoooooook işim var benim.

Ya işte.. Öyle başladım, böyle bitirdim.
;)